Sonsuz yazı

Demin bir arkadaşıma yazarken, tekrar çok demode bir insan olduğumu veya aslında sadece eskiyi sevdiğimi düşündüm. Bu yaşlandığımın da bir belirtisi olabilir tabi. Çünkü bu cümleleri yaşlılardan sık duyardık malum. Üzücü. Ama aslında eskiye duyulan bir özlemden ziyade, eskilere saygı da denebilir benimkine. Tabi bir yere kadar. Yani gelişmemişliği özlemiyorum. Ve o gelişmemişliğe özlem duyana da saygı duymuyorum. Cariye alıp-satmak misal… Nasıl iğrenç bir kelime. Ellerimle boğasım geliyor bu durumu normalleştirip özleyenleri.

Yani demem o ki, bu gelişmemişliğe, sığlığa duyulan özlem değil anlatmak istediğim. Özlemek değil zaten benimki. Akıllı robot süpürgeler yine var olsunlar mesela, hayat kurtarıyor olabilirler, ben henüz deneyimleyememiş olsam da… Veya kadınlara özgürlükler gelsin mal gibi eskiye gitmeyelim, köle-efendi zihniyeti iğrençliği yok olsun, bilim asla gerilemesin. Sadece eski yapıları, yapıtları seviyorum, onların yanında onları izleyerek nefes almayı seviyorum demek istiyorum. Misal bir Ayasofya’yı hayran hayran izlemeyi sevmeyende bence bir problem var. Galata kulesini, Eminönü camisini, Dolmabahçe sarayını, Sultanahmet camisini… İstanbul aşkım depreşti gibi, ama nasıl müthiş zenginlikler onlar… Antalya’da Kaleiçi’ni seviyordum, Hadrian Kapısı’nı seviyordum… Kesik Minare’yi eski belediye başkanı(Umarım eski olarak kalır ömrü boyunca.) klasik bir minareye döndürmeden evvel orayı da seviyordum. İşte ben bir eski mimari aşığıyım sanırım. Eski Mardin keza… Ulu Cami, Mor Gabriel, Midyat… Dara, Efes, Phaselis… Eski yapılı ada evleri…

Tabi yurtdışında da bir tekrar gidemediğim için hayal meyal hatırladığım, görünce vurulduğum Duomo di Milano gibi bir ton görmek için can attığım yapılar var. Ama işte tuhaf bir şekilde kan mı çekiyor ne yapıyor, bu topraklardakiler sanki daha çok mest ediyor beni. İstanbul’da salak salak Galata köprüsünden yürürken bile ağzım kulaklarımda oluyor.

Yazın kızıllı turunculu, ılık bir gün batımında Eminönü camisi’ne bakarak simit yemek, kuşları izlemek bile beni muazzam mutlu ediyor. İstanbul’u bir başka seviyorum. Tabi son gittiğimde her yerde tuhaf tuhaf bakan, çantamı kapıp kaçacakmış gibi göz göze geldiğim insanlar vardı. Yada sağda solda hava sıcak olsun-soğuk olsun fark etmeksizin, yerlerde çoluk çocuğuyla oturan dilenen kadınlar-adamlar. İnsanlara üzülmekten çoğu zaman mutlu olamadım önceden olduğu gibi, kafamı yere eğdim. Küçüklüğümden beri hemen hemen her yediğimi içtiğimi gizleye saklaya yerim, kimse özenmesin, kimsenin canı çekmesin diye. Şimdi artık kuru ekmeği bile saklayarak yesek yeri.

Mantık çerçevesinde olan her yaşam görüşüne saygı duyuyorum. Ve aynayız nihayetinde, saygı görüyorum. Siyasi yazılar yazmaktan kaçındım hep, kaçınıyorum da hala… Ama ekonomik olarak hiç iyi durumda değiliz. Öte yandan savaş. Kanlı insanlar görüyoruz, açlıktan, soğuktan, bakımsızlıktan ölen insanlar… Çocuklara çok üzülüyorum.

Yine İstanbul’da. Bir sokak arasında cafede, çok da kalabalık olmayan bir ortamda. Çok basit bir masada çay içip dizi-film konuşmak isterdim. Misal Neredesin Firuze’den bahsedelim, tartışalım isterdim. Sadece bunu yazmak için yazmıştım yazıyı. Ama eski mimari aşkımdan, konu dağılınca, eski dizi film aşkımı bahsetmeye ne zaman, ne de şevk kaldı. Ama muhabbet koyuydu doğrusu, konuştukça azalıyor insanın derdi korkusu, der… Göksel’den bir alıntıyla saçma bir şekilde giderim. Bu arada azalmıyor ne dert ne korku.

Bir yanıt verin